![]()
![]()
Prof.Dr. Mine Mengi
Fuzuli'nin Şiirlerini Kalıcı Kılan Bazı Üslup Özellikleri
Fuzûlî, zaman engelini aşarak zirvedeki yerini koruyabilmiş sayılı şiir ustalarındandır. Onun şiirleri, özellikle şiirlerinden bazıları her dönemde sevilmiş, kuşaktan kuşağa aktarılarak günümüze kadar ulaşabilmişlerdir. Fuzûlî’nin şiirlerini, yüzyılları geride bırakarak kalıcı kılan acaba hangi özellikleridir? Değişen topluma ve kültüre rağmen, söz konusu şiirler nasıl olmuş da yaşayabilmişlerdir? Şimdi bu sorulara onun üslûp özelliklerine bakarak cevap vermeye çalışalım.
Söze, şiirde kalıcılığın etkileyiciliğe bağlı olduğunu hatırlatarak başlayalım. Etkileyicilik ise bilindiği gibi, şiirin hem anlam hem de anlatım yönünden bazı değerler taşımasıyla mümkündür. Bununla şiirin anlam ve anlatım olarak bir bütün olduğunu vurgulamak istiyoruz. Yani şiirin düşünce ve duygu yapısıyla bu yapıyı ören dili arasında birbirinden ayrılmaz girift bir bağ bulunmaktadır. Etkileyici, dolayısıyla kalıcı şiir, hem anlam özelliğine hem de anlatım inceliğine ve olgunluğuna sahip olan şiirdir. Biz bu bildiride daha çok Fuzûlî’nin şiirlerini yaşatan dil yapısı, anlatım teknikleri üzerinde duracağız. Bu dil yapısının Fuzûlî’nin şiirlerini etkileyici kılarak onların günümüze kadar gelebilmelerinde önemli bir payı vardır. Şimdi Fuzûlî’nin üslûbu içinde şiir dilini nasıl yoğurduğunu, hangi anlatım tekniklerinden yararlandığını tanıtmaya çalışalım.
Şiiri çekici ve kalıcı yapan anlatım özelliklerinin başında şüphesiz doğal söyleyiş gelir. Bu doğal söyleyiş, çoğu zaman günlük konuşma dilinin anlatım yollarından yararlanılarak gerçekleştirilir. Konuşma dili, dolaysız ve kısa anlatımla etkilemeyi esas alır. Bu nedenle günlük konuşma dili içinde, kısa ve devrik cümlelerle, soru cümleleri kullanımına, deyimlere, kalıp ifadelere, hitap ya da seslenme kelimelerine vb. yer verilir. Konuşma dilinde tonlama ve vurgu önemlidir. Öteden beri söz konusu bu unsurların şiirde kullanımıyla konuşma dilindeki doğal, rahat, zorlamadan uzak söyleyiş, şiirin daha etkileyici, dolayısıyla kalıcı olmasını sağlamaktadır. Divan’a[1], özellikle gazellere, konuşma dilinin kullanımı açısından baktığımızda birçok beyitte konuşma dilinin saydığımız özelliklerinden birinin ya da birkaçının varlığını hemen görürüz. Örneğin hepimizin bildiği ünlü murabba’ına bakalım:
Perîşân-hâlin oldum, sormadın hâl-i perîşânım
Gamından derde düştüm kılmadın tedbîr-i dermânım
Ne dersin, rûzgârım böyle mi geçsin güzel hânım
Gözüm, cânım efendim, sevdiğim devletli sultânım[2]
................
Öyle ra’nâdır gülüm serv-i hırâmânın senin
Kim gören bir kez olur elbette hayrânın senin[3]
Görüldüğü gibi bu dizelerde konuşma dilinin kısa, doğal, dolaysız anlatımına, devrik cümle ve soru cümlesi kullanımına yer verilmiştir. Ama bunların yanı sıra şiiri esas çekici kılan gözüm,canım efendim, devletli sultanım, gülüm gibi konuşma dilinin hitaplarının kullanılışı olmuştur. Bu sesleniş kelimelerinin, tonlama bakımından şiirde önemli ahenk unsuru sağladığını da göz ardı etmemek gerekir. Aynı murabba içinde yer alan;
Gözümden dem-be-dem bağrım ezip yaşım kimi gitme
Seni terk etmezem çün ben beni sen dahı terk etme [4]
beytinde de gözden kaybolmak anlamında gözden gitmek,bağır ezmek gibi deyimlerin kullanılışının yanı sıra; söz tekrarları ve devrik cümle kullanımıyla konuşma dilinin sade, doğal anlatımının sağlandığı görülmektedir.
‘Akl yâr olsaydı terk-i ‘aşk-ı yâr etmez m’idim
İhtiyâr olsaydı râhat ihtiyâr etmez m’idim [5]
beytinde de soru cümlelerinin kullanımıyla konuşma dilinin doğallığı sağlanmıştır.
Gelir olsan kılarım ferş-i rehin perde-i çeşmim
Dahi nem var ‘azîzim, göze karşı sana lâyık [6]
beytinin ilk mısaında gelir olmak, ferş-i reh kılmak gibi deyim kullanımlarının yanı sıra beytin ikinci mısraındaki “Dahi nem var azîzim” ifadesinde yer alan dahi nem var, kalıp soru cümlesi ile azizim hitabı beyitte konuşma dilinin kıvraklığını verirken, özellikle azizim kelimesine hem sevgiliye hitap hem de benim değerli olarak sana verecek gözümün perdesinden başka neyim var, anlamının yüklenmesi suretiyle sağlanan anlam zenginliği de beyti daha bir güçlü kılmıştır. Yine;
Câna meylin var ise hükmeyle teslîm eyleyem
Pâdşâhım ben senin bir bende-i fermânınam[7]
Bin cân olaydı kâş men-i dil-şikestede
Tâ her biriyle bir kez olaydım fidâ sana[8]
beyitlerinde de “hükmeyle, teslim eyleyem”, “Pâdşâhım ben senin bir bende-i fermânınam” (emir kulunum) ve alttaki “Keşke bin canım olaydı da her biriyle, sana bir daha canımı vereydim” örneklerinde görüldüğü gibi Fuzûlî konuşma dilinin rahatlığını yakalamıştır.
Fuzûlî yukarıda örnek verdiğimiz beyitlerde; konuşma dilinde çok rastlanan ikinci kişiye hitap, seslenme biçimindeki kullanımlara yer vermiştir. Şairin ayrıca hasbıhal yollu,kendi kendisiyle konuştuğu ya da ortaya seslendiği, güçlü şiirleri de bulunmaktadır.
Gamım pinhân tutardım ben dediler yâre kıl rûşen
Desem ol bî-vefâ bilmen inanır mı inanmaz mı [9]
Yetti bî-kesliğim ol gâyete kim çevremde
Kimse yok çizgine girdâb-ı belâdan gayrı [10]
Ben kimim bir bî-kes ü bî-çâre vü bî-hânumân
Tâli’im âşufte ikbâlim nigûn bahtım yaman [11]
beyitlerinde görüldüğü gibi şair kendisiyle ya da ikinci kişi olmaksızın ortaya seslenerek konuşmaktadır.
Fuzûlî’nin şiirlerinin günümüze ulaşmasında katkısı olduğuna inandığımız onun konuşma dili kullanımıyla ilgili bu bölümü ünlü musammat gazeliyle bitirelim:
Beni cândan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı
Felekler yandı âhımdan murâdım şem’i yanmaz mı
Kamu bîmârına cânân devâ-yı derd eder ihsân
Niçin kılmaz bana dermân beni bîmâr sanmaz mı[12]
Fuzûlî, bu beyitlerde de “usandırdı, usanmaz mı”, “yandı, yanmaz mı” kelimeleriyle sağladığı tezatlı anlatım ve “cefâdan yâr usanmaz mı?”, “niçin kılmaz bana derman beni bîmâr sanmaz mı?” şeklindeki soru cümlelerinin kullanımıyla konuşma dilinin doğal, rahat söyleyişini yakalamıştır. Bu beyitlerin dikkat çekici başka bir özelliği de “usandırdı, usanmaz mı, yanmaz mı” ve “cânân, ihsân, dermân” kelimeleriyle kurulan kafiye ilişkisiyle iç ahengin sağlanmış olmasıdır. Ses tekrarları şiirde ritmin daha doğru bir ifadeyle iç ahengin doğuşuna neden olmaktadır. Kafiyenin de bir çeşit ses tekrarı olması nedeniyle şiirdeki musikinin sağlanmasındaki önemi ortadadır. Sağlanan bu iç ahenk ise şiirin ses değerini artırdığı gibi, hatırlanmasında da etkili olmaktadır. Nitekim Fuzûlî’nin hepimizin hafızasında yer etmiş bu ünlü gazelinin yüzyıllar boyu hatırlanmasında musammat gazel oluşunun yani ahengi sağlayan vezin ve kafiye bakımından eşit parçalara bölünmesinin payı vardır.
Buraya kadar, Fuzûlî’nin konuşma dilinin değişik özelliklerini kullanarak şiirlerinin anlatımını okuyucuya, dinleyene daha yakın, daha sıcak kıldığını bu yakınlığın da şiirlerinin unutulmamasına zemin hazırladığını söylemeye çalıştık. Öte yandan büyük şairin, konuşma dili aracılığıyla ya da onunla birlikte şiirlerinde kullandığı başka bir üslûp özelliği daha vardır. O da Fuzûlî’nin anlatımındaki içtenliktir. Fuzûlî içtenliği, doğallığıyla, sade, iddiasız, alçakgönüllü dil kullanımıyla gerçekleştirir. O, Leylâ vü Mecnûn ’un bazı bölümleri de dahil, şiirlerinin birçok beytinde alttan alan, iddiasız, daha doğru bir ifadeyle alçakgönüllü bir ses tonuyla konuşur. Konuşma dili kullanımıyla da ilgili olan bu ses tonu, bu üslûp özelliği onun şiirlerini, okuyucuya yaklaştırmış, şiirle okuyucu arasında rahat iletişim kurulmasına ve şiirlerinin çoğunun zamanı geride bırakarak günümüze ulaşmalarına yardımcı olmuştur.
Efendim pâdşâhımsın kime varıp edem şekvâ
Bana çok cevr u zulm etdin sana senden şikâyet var[13]
beytinde sevgiliye alttan alan bir dille sitem ettiğini görürüz. Leylâ vü Mecnûn ’da;
Ben hem hacîlim bu mâcerâdan
‘Âcizlere kıldığım cefâdan
Hakkâ bu değildi i’tikâdım
Kim hâsıl edem ben öz murâdım
Bir sınmışa mûmiyâ dilerdim
Bir hasta için şifâ dilerdim[14]
sözleriyle bir kabile reisini, esir aldığı başka bir kabile reisiyle konuşturur. Reis, yaptığı kötülükten utanç duymaktadır. Çünkü onun asıl istediği bir yaralıyı iyileştirmek, bir hastaya şifa vermektir. Gene Leylâ vü Mecnûn ’un sonunda aynı şekilde ağırbaşlı, feleğin getirdiklerine boyun eğmiş, mütevazı Fuzûlî’yi buluruz;
Çün ehl-i vekâr u neng ü ‘ ârım
Cevrinle hemîşe hâr u zârım [15]
Devrân ki beni mezâda saldı
Bilmem kim idi satan kim aldı[16]
Yetti bî-kesliğim ol gâyete kim çevremde
Kimse yok çizgine girdâb-ı belâdan gayrı
Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge
Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı [17]
Yukarıdaki son iki ünlü beytinde de yalnızlık duygusu gene aynı, iddiasız, çaresizliğin kabul edildiği bir anlatımla verilir. Fuzûlî’de bu çaresizlik bazen de yakarış olur. Şair, güçsüzlük, çaresizlik karşısında eziktir:
İsteyip bir çâre çok yeldim yüğürdüm her yanı
Rahm edip bir kimse, imdâd etmedi mutlak bana
Çâresiz kaldım mürüvvet isteyü geldim sana
Rahm kıl devletli sultânım mürüvvet çağıdır [18]
Derdimi âlemde pinhân tuttuğum nâ-çârdır
Uğrasaydım bir tabîbe âşkâr etmez m’idim [19]
Kısacası, Fuzûlî’nin şiirlerinin günümüze kadar ulaşmasında bu içten, coşkulu ve yakaran anlatımın payı olduğu bir gerçektir.
Şiiri kalıcı kılan önemli bir başka nitelik de anlatım yoğunluğudur. Kısa anlatım, az kelime kullanarak duygu ve düşünce aktarabilme genelde şiirin ayrılmaz meziyetidir. Şiirin ezberlenme, hatırda kalma özelliği de dikkate alındığında kısa anlatımın gerekliliği ortadadır. Ancak, bizim burada asıl değinmek istediğimiz, yalnızca şiirde kullanılan kelime ya da mısra sayısının azlığı değildir. Çünkü, şiir dilindeki etkileyici, yoğun anlatım esas itibariyle düşünce, hayal ve coşkunun anlatımında kelimeleri en değişik ve etkileyici bağlantılar içinde yerli yerince, öz olarak kullanma işidir. Daha kısa bir ifadeyle yoğun ya da özlü anlatım az sözle, ama değişik düşünce ve duygu değerleri yaratan kelimelerin seçilerek düzenlenmesi işidir. Burada, eskilerin tenazur adını verdikleri, beyitte kelime, ibare, ifade simetrisi kurma ustalığıyla, kelime ilişkisine dayalı tenasüp ve leff ü neşr gibi söz sanatlarının da işin içerisine girdiğini hatırlatalım. Bilindiği gibi eski şiirimizde kelime seçimi büyük önem taşımaktaydı. Beyit için kelime seçimi, kelimenin aruz kalıbı içindeki yeri, başka kelimelerle kuracağı anlam ve ses ilişkisi göz önünde tutularak yapılırdı. Bunun amacı ses ahengini sağlamanın yanı sıra, çeşitli söz sanatları aracılığıyla değişik çağrışımlara, anlam zenginliklerine ulaşmaktı. Sözü esas konuya yani Fuzûlî’nin şiirlerindeki anlatım yoğunluğu konusuna getirerek; onun söz konusu ettiğimiz anlatım yoğunluğunu şiirlerinde ustalıkla kullandığını öncelikle belirtmemiz gerekir. Büyük şairin, günümüzde hâlâ sevilerek okunan bazı şiirleri, lirizmle özlü dilin yani yoğunlaştırılmış anlatımın birlikte başarıyla kullanıldığı örneklerdir. Onun aşk anlayışını anlattığı ünlü kıtasının beyitleri, -özellikle ikinci beyti- bu bakımdan dikkate şayandır:
‘İlm kesbiyle pâye-i rif’at
Arzû-yı muhâl imiş ancak
‘Aşk imiş her ne var ‘âlemde
‘İlm bir kîl u kâl imiş ancak [20]
Bu kıtada kelime tasarrufunun yanı sıra şekil ve vezinde de kısalığa gidilmiş ama kıtanın etkileyiciliği, kelime, mısra sayısı, kısa aruz kalıbı kullanımından çok aşkın, ilimle karşılaştırılarak, üstünlüğünün vurgulanmasında kullanılan anlatım yoğunluğuyla sağlanmıştır. Gene ünlü,
Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge
Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı [21]
beytinde de değişik bir hayalle ilgisizlik ve yalnızlık duygusu özlü bir şekilde anlatılmıştır. Burada sözü geçmişken, hayalin, şiiri şiir yapan önemli unsurlardan olduğunu ve hayalden şairin yakaladığı, kendine münhasır bir yorumun anlaşılması gerektiğini, onun tasvir olmadığını söyleyelim. Değişik, yeni hayaller, şiirin etkileme gücünü, dolayısıyla yaşama şansını artırır. Fuzûlî’nin yukarıdaki beyitte olduğu gibi, çok sevilen, tanınmış başka beyitleri arasında da hayal yönünden değişik ve başarılı olanlar bulunmaktadır. Örneğin,
Âşiyân-ı mürg-i dil zülf-i perîşânındadır
Handa olsam ey perî gönlüm senin yanındadır[22]
beytinde kullanılan değişik hayal (imaj)in verildiğini görüyoruz. Âşığın gönlünün sevgilinin saç tellerine takılması, divan şiirinde sık rastlanan bir imajdır. Ancak bu kez saç dağınıklığı şairde çer çöpten yapılmış kuş yuvası imajını çağrıştırmıştır. Dağınık saç içine gönül kuşu yuva yapmıştır. Bu değişik bir hayaldir ve beytin beğenilip yaşatılmasında etkisi olmuştur. Ancak, aşığın sevgiliye sadakatinin vurgulandığı beytin başarılı ve etkileyici beyit olmasında seçilen hayal kadar kullanılan âşiyân, mürg, zülf, perîşân, dil, gönül gibi kelimelerin seçimi ve bu kelimelerin istif edilişinin payı da küçümsenemez.
Fuzûlî’nin şiirlerini etkileyici ve kalıcı yapan başka bir anlatım özelliği de onun şiirlerinde çok sık rastlanan tezatlı kelime ve anlam kullanımıdır. Bilindiği gibi şiirde düşünce ve duyguların anlatımı sırasında birbirine zıt kavramlı kelimelerin, durum ve olayların bir araya getirilişi anlatımı daha güçlü, daha etkileyici yapmaktadır. Fuzûlî pek çok şiirinde söz konusu tezatlı kullanımdan yararlanmaktadır. Örneğin;
‘Aşk derdiyle hoşem el çek ‘ilâcımdan tabîb
Kılma dermân kim helâkim zehri dermânındadır[23]
beytinde derman ve zehir kelimelerinin kullanımıyla aşk derdinden memnun olup tedavi istememe durumu, ayrıca tedavi edilmekle âşığın manen öleceği düşüncesinde tezatlı anlatıma gidilmiş ve bu anlatım ihtiva ettiği anlam örgüsünün yanı sıra beyti başarılı yapmıştır. Aynı gazelin bir sonraki,
Çekme dâmen nâz edip üftâdelerden vehm kıl
Göklere açılmasın eller ki dâmânındadır[24]
beytinde de yer-gök tezadı yapılmıştır. Çünkü etekte olan el yerdedir, göklere açılmaktadır.
Öyle sermestim ki idrâk etmezem dünyâ nedir
Ben kimim, sâkî olan kimdir mey ü sahbâ nedir
Gerçi cânândan dil-i şeydâ için kâm isterim
Sorsa cânân bilmezem kâm-ı dil-i şeydâ nedir[25]
ünlü beyitlerinde de şair çelişik duyguların kaynağı olan gönlünün durumunu, iç çatışmasını başarıyla anlatmaktadır. Bu beyitlerde Fuzûlî sevgiliden çılgın gönlü için dilekte bulunmakta ama dileğinin ne olduğunu da bilmemektedir. Fuzûlî’nin zıt anlamlı kelimelerle şiirine güç kattığı birkaç örnek daha verelim.
Gitti başından gönül ol serv kaddin sâyesi
Ağla kim idbâra tebdîl oldu ikbâlin senin [26]
beytinde idbâr ile ikbâl kelimeleri,
Dem-â-dem cevrlerdir çekdiğim bî-rahm bütlerden
Bu kâfirler esîri bir müselmân olmasın yâ Rab [27]
beytinde kâfir müselman kelimeleri,
Demen kim ‘adli yok yâ zulmü çok her hâl ile olsa
Gönül tahtına andan gayrı sultân olmasın yâ Rab[28]
beytinde adl ve zulm kelimeleri,
Harâb olan gönül ey büt senin makâmındır
Tegâfül eyleme birkaç taş ile âbâd et [29]
beytinde ise harâb ve âbâd kelimeleri arasında kurulmuş olan tezat ilişkisini görüyoruz. Kelime tezatlarının şaire daha çarpıcı, daha etkileyici bir anlatım yolu açtığı kesindir. Ancak Fuzûlî’de kelime tezadından çok, anlam karşıtlığına dayanan anlam tezatları daha yoğun olarak kullanılmıştır. Söz konusu anlam karşıtlığının değişik yollarla yapıldığını görmekteyiz. Örneğin,
Cânı kim cânânı için sevse cânânın sever
Cânı için kim ki cânânın sever cânın sever [30]
beytinde söz tekrarı aracılığıyla ahenk sağlandığı gibi ilgi can ve cânân kelimeleri üzerine çekilmiş; neden-sonuç ilişkisi kurularak “canını seven cananını sevmez” düşüncesi vurgulanmıştır. Bu düşünce vurgulanırken kullanılan tezatlı anlatımla da beytin etkileyiciliği ve kalıcılığı gerçekleştirilmiştir. Kısacası bu beyitte anlam karşıtlığı neden-sonuç ilişkisi üzerine kurulmuştur. Aşağıdaki beyitte ise gerçek neden saptırılarak yani hüsn-i ta’lil yoluyla karşıt anlatım sağlanmıştır;
Mu’anber sünbülünden almadan bû olmadım rüsvâ
Bu rüsvâlık bana senden değil bâd-ı sabâdandır[31]
Bu beytin anlamına bakacak olursak; “Amber kokan saçından koku almadan âleme rüsva olmadım. Bu rüsvalık bana senden değil, sabah yelinden geldi” ifadesiyle hüsn-i ta’lil yapılmış ve beytin etkileyiciliğini sağlamakta biri ötekine karşıt olan anlamlardan yararlanılmıştır. Durum aşağıdaki beyitte de aynıdır. Burada da gene değişik bir neden yaratılarak cefa-vefa tezadına dayalı birbirlerine ters düşen anlamlardan yararlanılmıştır.
Vefâ resmin unutmuşsun diye incinmezem, zîrâ
Bu kim benden cefâ kem eylemezsen hem vefâdandır[32]
beytinde,” vefa adetini unuttuğun için sana gönül koymam; çünkü bana ettiğin cefayı azaltmaman vefa nişanesidir” denmektedir.
Aşağıdaki beyitte ise Fuzûlî, daha farklı bir anlatım tekniği kullanarak anlam karşıtlığı sağlamıştır. Bu beyitte, örnek getirme yani bir çeşit irsal-i mesel yoluyla anlatımda karşıtlık sağlanmıştır:
Her gün açar gönlümü zevk-i visâlin yenleden
Gerçi güller açmağa her yılda bir nev-rûz olur[33]
Beyitte görüldüğü gibi; “Yılda yalnızca bir kez güllerin açtığı nevruz olur ama sana kavuşma zevki gönlümü her gün açar.” denmektedir. Aynı şekilde;
N’ola zâhid bilse küfr-i zülfün imân olduğun
Şimdi görmüşler midir kâfir müselmân olduğun[34]
beytinde de şair; “Keşke zahid senin saçının karanlığının iman (aydınlık) olduğunu bilseydi, ama bilemez. Çünkü bu zamanda kâfirin Müslüman olduğu görülmüş müdür? ” diyerek “küfr, iman, kâfir, Müslüman” tezadı yapıyor ve gene örnek vererek beyitteki olumsuz anlamı, yani zahidin sevgiden nasip alamayacağını anlatıyor. Fuzûlî’nin şiirlerini güzel ve kalıcı yapan anlatım ustalıklarından tezatlı anlatım konusunu onun ünlü müseddesinden vereceğimiz örnek beyitlerle bağlayalım:
Hakîr bakma bana kimseden sağınma kemem
Fakîr-i pâdşeh-âsâ gedâ-yı muhteşemem
. .........
Eğerçi müflis ü pest ü muhakkar u dûnem
Dem-â-dem öyle hayâl eylerem ki Kârûn ’em[35]
Kısacası bu beyitlerde de şair dış görünüşü ile iç coşkusunun, duygu zenginliğinin karşıtlığını başarılı bir dille anlatır. Konuyla ilgili son olarak tezada dayalı anlatımın şiirde beklenmeyen ya da alışılmamış bağdaştırmaya neden olduğunu bu durumun da şiirin etki gücünü artırdığını söyleyelim. Yani şairin buradaki esas başarısı; söz konusu alışılmamış ya da beklenmeyen bağlantıyı kurabilme gücündedir.
Fuzûlî’nin şiirlerinin günümüze ulaşmasında etkisi olan başka bir anlatım ustalığı da onun şiirlerinde kullandığı kelime ve anlam tekrarlarıdır. Büyük şair, birçok şiirinde ahengi sağlamanın yanı sıra verilmek istenen duygu ve düşüncenin vurgulanmasında, daha doğrusu anlamın pekiştirilmesinde sık sık tekrarlara başvurur.[36] Fuzûlî Dîvânı ’nda kelime ve anlam tekrarlarının bulunduğu birkaç örnek verelim:
Ey gül ne ‘aceb silsile-i müşg-i terin var
Ve’y serv ne hoş cân alıcı işvelerin var[37]
Leblerin tek la’l ü lafzın tek dür-i şeh-vâr yoh
La’l ü gevher çok lebin tek la’l-i gevher-bâr yoh[38]
“Dudakların gibi yakut, sözün gibi değerli inci yok; gerçi yakut ve mücevher çok ama dudakların gibi mücevher yağdıran yakut yok.”
Bilmez idim bilmek ağzın sırrını düşvâr imiş
Ağzını derlerdi yok dediklerince var imiş [39]
“Ağzının sırrını bilmenin zor olduğunu bilmezdim; ağzının olmadığını söz etmediğini, konuşmadığını ve küçük olduğunu söylerlerdi; dedikleri kadar varmış.”
Dehenin derdime dermân dediler cânânın
Bildiler derdimi yokdur dediler dermânın [40]
Baştan beri söylediklerimizi toparlayacak olursak; şiir, anlam ve anlatımıyla bir bütündür. Geçmişten günümüze gelebilmiş şiir örnekleri özgün duygu ve düşünceye, evrensel konulara yer vermelerinin yanı sıra dilin gücünden de yaralandıkları için yaşayabilmişlerdir. Bu söylediğimizi biraz daha açacak olursak: Sevilmiş, unutulmamış başarılı şiirlerde çoğunlukla anlam bakımından özgün düşünce, duygu ve hayalle her dönemde geçerli konu varlığına dikkat edilir ya da daha doğrusu edildiği görülür. Ayrıca, zamana karşı koyabilmiş şiirlerde, söyleniş bakımından da içtenlik, konuşma dilinin imkânlarından yararlanma, kısa ve yoğun anlatım, kelime ve anlam karşıtlıklarıyla tekrarlarının kullanımı, kafiye, vezin ses tekrarı gibi ahenk unsurlarından yararlanma esastır.
Fuzûlî, şiirde anlamla anlatımın bütünlüğünü her ikisini de ustaca kullanarak sağlamış ünlü şairimizdir. Şiirlerinin etkileyici ve günümüze ulaşabilmiş olmalarının nedeni de önemli ölçüde buna dayanmaktadır. Kendine özgü farklı bir dili, farklı üslûbu vardır. Onun bu farklı üslûbunun yaratılmasında ise yukarıda sözünü ettiğimiz anlatım yollarından yararlanmasının katkısı olmuştur.
Özetlersek Fuzûlî konuşma dilinin kısa cümle, devrik cümle, soru cümlesi kullanımından yararlanmıştır. Ayrıca, şiirlerinde konuşma dilinin seslenme kelimelerini, deyimleri, vurgu ve tonlamasını kullanmıştır. Şiir dilinde anlam ve ses yönünden iyi düzenlenmiş kelime kullanımıyla sağlanan yoğun anlatımdan yararlanmıştır. Etkileyiciliği sağlayan tekrarlara ve tezatlı kullanımlara yer vermiştir. Özellikle söz tekrarlarından şiirde ahengi sağlamakta yararlanmıştır. Şiirlerinin yaşayabilmiş olmasında da içten, sade, alçakgönüllü dil kullanımının payı vardır. Onun alçakgönüllü, iddiasız anlatımı şiirlerini yalnız günümüze taşımakla kalmamış aynı zamanda etki alanını genişletmiştir. Sözün kısası, onun değişik çevrelerce tutulup sevilmesinde bu anlatım ustalıklarının payı büyüktür.
Fuzûlî Kitabı
(500. Yılında Fuzûlî Sempozyumu Bildirileri, İst.1996)
[1] Örnekler, Fuzûlî Dîvânı , bas.haz. Kenan Akyüz, Süheyl Beken, Sedit Yüksel, Müjgân Cunbur, Akçağ Yay., Ank. 1997’den alınmıştır.
[2] age., murabba, s.299
[3] age., s.212
[4] age., s.299
[5] age., s.225
[6] age., s.203
[7] age., s.218
[8] age., s.138
[9] age., s.260
[10] age., s.264
[11] age., terci-i bend, s.281
[12] age., s.259-260
[13] age., s.163
[14] Fuzûlî , Leylâ vü Mecnûn , haz.Hüseyin Ayan , Dergâh Yay. İst.1981, s.215
[15] age., s.405
[16] age., s.264
[17] Fuzûlî Dîvânı , s.264
[18] age., murabba, s.297
[19] age., s.225
[20] age., mukattaat, s.306
[21] age., s.264
[22] age., s.172
[23] age., s.172
[24] age., s.172
[25] Leylâ vü Mecnûn , s.352
[26] Fuzûlî Dîvânı , s.211
[27] age.,s.145
[28] age.,s.145
[29] age.,s.150
[30] age.,s.171
[31] age.,s.173
[32] age.,s.173
[33] age.,s.177
[34] age.,s.239
[35] age. müseddes,s.288
[36] Fuzûlî ’de tekrarlar konusu, daha önce bir makale kapsamında etraflı olarak incelendiği için biz konu üzerinde ayrıca durmuyor ve anılan makalenin adını vermekle yetiniyoruz. bk. Cem Dilçin , Fuzûlî’nin Şiirlerinde Söz Tekrarlarına Dayanan Bir Anlatım Özelliği, Türkoloji Dergisi ,C.10, 1.sayı, Ank. 1992, s.77 vd.
[37] Fuzûlî Dîvânı , s.167
[38] age.,s.160
[39] age., s.194
[40] age., s.208
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Şamanizm'in başlangıçta Batılılar'ca çoktanrılı bir din zannedilmesindeki ana etken, Şamanizm hakkında yeterince bilgisi olmayan ilk Batılı gezginlerin Şamanizm hakkında Batı'ya aktardıkları yüzeysel bilgilerden kaynaklanmıştır. Her şeyden önce, Asya Şamanizm'inde tapınma yoktur, ki bu da bir din olmadığını bir inanç biçimi olduğunu ortaya koymaktadır.
Şamanizmin tanımında bilim adamları aynı fikirde değildir, bu hem şamanizmin içinde barındırdığı farklı yön ve öğelerden hem de şamanizmin çok farklı coğrafyalarda, aynı temelde ama çok farklı şekillerde var olmasından kaynaklanmaktadır.
Büyük çoğunluğu eski Sovyet bilim adamları olan bir kesim (Mikaylovskiy, Haruzin, Potapov, Alekseev gibi) Şamanlığı Türklerin orijinal dini kabul ederken, aralarında Mircea Elide, Jean Paul Roux, V. Jochelson, V. Bogoras, Hikmet Tanyu, Osman Turan, İbrahim Kafesoğlu'nun da bulunduğu bilim adamı ve yazarlar ise şamanlığı bir din değil Kuzey Asya topluluklarının dini duygularını içeren ve öteki alem varlıklarına hükmeden bir tür kült olarak görmektedirler.
“Şaman, Anglosakson terminolojisinde anlatılmak istendiği gibi hekim-büyücü olmadığı gibi, şüphesiz tek şifa verici kişi de değildir. Kelimenin günlük anlamında bir büyücü değildir ve bu kelimeyle tanımlanması Şamanizme hiçbir zaman sahip olmadığı bir nitelik vermek pahasına onu bulunmaması gereken bir yere oturtmuştur…” (sy.63) [kaynak belirtilmeli]
“Zaten Şaman, tamamen hayata dönük ve olumlu eylemler gerçekleştirmek isteyen kişiliğiyle hiçbir zaman kara büyüye alet olmaz ve hiçbir zaman kötülük yapmaz; sahip olduğu yetkilerini kendi kişisel hizmetinde ve kendi savunması amacıyla bile kullanmaz. Kabile reisi veya hükümdarlarla anlaşmazlığa düştüğünde kendi etkisinden yararlanabilir, ancak hiçbir şekilde görünmez gücüne başvurmaz; ona karşı koyacak herhangi bir gücü yokmuşcasına ve hayatını kaybetmek pahasına maddi gücün kendisini yenmesine seyirci kalır.” (sy.63) [kaynak belirtilmeli]
“Şaman, gücünün kökeni ister kalıtım ister görünmeyenin armağanı olan bir yetenek veya uzun bir acemilik dönemi ya da ‘yetki sağlama isteği’ olsun, amacına, genellikle inzivada veya diğer büyük ustaların yanında gerçekleştirilen sabırlı bir yetişme dönemi geçirmeden ulaşmayı umamaz. Ne olursa olsun, güçten düşürücü şekilde gerçekleşen ve sonuçta kendisini bitkin halde yere düşürecek olan bir deneyim için bütün olanaklarını toplamaya çalışmalıdır. Evrenin yollarını katetmeye çağrılan şaman, yolunu kaybetmemek için bu yolları mümkün olan en iyi şekilde tanımalıdır; kendisini izleyen varlıklarla devamlı olarak karşı karşıya gelme olasılığı nedeniyle onların geleneklerini, dillerini ve âdetlerini öğrenmiş olması gerekir; belirli hedeflere yönelmesi nedeniyle bu hedeflere nasıl varacağını bilmelidir. Gerek geçtiği yollarda, gerek karşılaştığı varlıklarla elde etmek istediği sonuçlara erişebilmesi için şamanın kendisine yararlı olacak araçları tanımaya ihtiyacı vardır. Bunlar, yeryüzünün herhangi bir seyyahı için söz konusu olduğu gibi, gerçekleştirilecek işe, öngörülen zorluklara ve her kişinin kendine özgü olanaklarına bağlı olarak son derece çeşitli olabilirler.” (sy.64) [kaynak belirtilmeli]
Eskiçağ ve Orta Çağ’daki çok yaygın olan sihirlerden farkı, onların kişisel olmalarına karşılık, şamanlığın başta Orta Asya ve Kuzey Asya halkları olmak üzere, Tunguzlar’da, Moğollar’da, Mançular’da, Laponlar’da, Eskimolar’da, Vogullar’da, Ontiyaklar’da, Samoyedler’de, Kafkaslar’da, Hindistan’da, Çin’de, Japonya’da, Endonezya’da, Malezya’da, Polinezya’da, Avustralya’da, Büyük Okyanus’un öbür adalarında, Alaska’da, Grönland ve İzlanda’da, Kuzey Amerika’da, Guyana’da, Amazon bölgesinde ve Afrika’nın birçok yerinde (ufak tefek ayrılıklar bir yana) temel ilkeler değişmemek koşuluyla az ya da çok kalabalık cemaat’ın bulunmasıdır. Şamanlığın ne zaman ortaya çıktığı, ne gibi değişiklikler geçirdiği kesin olarak bilinmemektedir.
Şamanizm' in köken olarak anaerkil dönemde ortaya çıktığı tahmin edilmektedir, şaman sözcüğü için üç farklı görüş öne sürülmektedir ;
Son araştırmalar şamanlığın Türkler’e özgü olmayıp bütün Asya’ya yayıldığını (Samoyedler’den Endonezya adalarına kadar) göstermektedir ki, araştırmacılar, artık Amerika Kızılderilileri'ni de Şamanizm kapsamında ele almaktadırlar. Nitekim Mircea Eliade Şamanizm adlı kitabında Asya’nın şaman topluluklarında, Amerika Kızılderilileri'nde ve Okyanusya yerlilerinde sayısız unsurun ortak olduğunu ortaya koymuştur.
Şamanlık Avrupa'da ilk çağ devirlerinden beri yaygındı ve farklı Töton kabileleri ve Fin-Baltık halkları arasında Demir Çağı boyuncu uygulanmıştı. Hristiyanlığın doğuşuyla birlikte şamanlık yok olmaya yüz tutmuş, özellikle şehirlerde oldukça kaybolmuş ve fakat kırsal kesimlerde şamanlıktan kalma adetler Hristiyan olan halklar arasında yaşamaya devam etmiştir.
Sibirya klasik şamanizmin anavatanı kabul edilmektedir. Bölgedeki Ural, Altay, Paleosibiryalı halklar özellikle de avcı-toplayıcı gruplar modern dönemlere kadar şamanistik uygulamalarda bulunmaya devam etmişlerdir.
Bak: Tengricilik
Doğu Sibirya'dan Kuzey Kanada'ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada yaşayan Eskimo gruplarının şamanist uygulama ve inançlara sahip oldukları kaydedilmiştir.
Amazon Yağmur ormanlarında bazı yerli grupları şaman eylemlerinde bulunmaktadırlar. 20.yüzyılda Tukano şamanlığının zengin sembolizmi üzerine alan araştırmaları yapılmıştır.
Kuzey ve Güney Amerika kıtalarında yaşayan Yerlilerin tek bir evrensel Yerli Amerikan Dini veya manevi sisteminden bahsedilemeyecek denli çeşitli inançlara sahip oldukları bilinmektedir. Bununla birlikte yerel kültürlerin geleneksel şifacıları, mistikleri, otacıları (medicine people) bulunmakta ancak onlar halkları arasında şaman terimi yerine kendi yerel dillerindeki kelimelerle anılmaktadırlar. Sözkonusu ruhsal liderler tipik asya şamanlığında olduğu gibi kabilenin karşılaştığı önemli olaylar veya kişisel rahatsızlıklara çare bulmak için ruhlar alemine uçabilmekte, trans haline girebilmekte ve ateş ve tütünden yararlanabilmektedirler.
Şamanist inisiyasyonda her şaman adayı rüyalar, trans, ruhların isim ve fonksiyonları, şaman teknikleri, ‘gizli dil’ gibi bazı konularda bir eğitimden geçirildikten sonra şaman olabilir. Asya Şamanist inisiyasyonlarında sırra (mister) erme denilen “inisiyatik ölüm” ya da “cehenneme iniş” deneyimi Sibirya ve Orta Asya’daki Şamanist Türkler’in (Yakutlar, Altaylılar vs.) geleneklerine göre, hami-rehber ruhlarca, yeraltı denilen öte-alemde veya spiritüel gök katlarında gerçekleştirilir. Bu deneyim, fiziksel olarak, genellikle, orman, kır, mağara gibi toplumdan uzak ve kutsal sayılan bir yerde gerçekleştirilir. Şaman (Kam) adayı önceden hazırlık eğitimini almış olsa da, sırra (mister) erme denilen bu deneyimi yaşamadan adayın şamanlığı resmîleşmez. Bu deneyimi ancak gereken hazırlık eğitimini almış şaman adayları geçirebilir. (Hazırlık eğitimi, ancak, dalgınlık, olup bitene ilgisizlik, birtakım nöbetlere tutulma gibi ön belirtiler gösteren adaylar arasından, bir iç çağrısı alma ve mağaralarda haberci rüyalar görüp hami-rehber varlıklarıyla irtibata geçme gibi ilâhî “seçilme” belirtileri göstermiş olana verilir.) Davulu transa girmeyi kolaylaştıracak bir şekilde kullanmayı öğrenmiş aday, birtakım acı verici sınavlara tâbi tutulduktan sonra, ölüm deneyimini yaşamak üzere, transa girer. Şaman adayı birkaç gün süren bu deneyim boyunca, ruh ve beden bağları gevşemiş halde yatar. İnisiyasyonlardaki cehenneme iniş ya da ikinci doğuş denilen bu olgular Şamanizm’de şaman adayının vücudunun sembolik olarak parçalanması suretiyle organlarına ayrılması ve sonra bu parçaların birleştirilmesi veya etlerinden sıyrılmış kemiklerinin etlenmesiyle vücuduna yeniden kavuşması olarak simgelenir. Sırra erme denilen bu süre zarfında, hami-rehber varlıkları şamanın ruhuna şamanlığı için gerekli her şeyi öğretirler. Öğrettikleri arasında meslek sırları, “gizli dil”, hastalıkların özellikleri, iyileştirilme yolları da bulunur. Bu işlemler bittiğinde ve hipnotik uykudan çıktığında, aday kendini birtakım güçlerle donanmış ve bir hayli değişmiş halde bulur. Artık yalnızca bedensel gözleriyle değil, ruhani gözüyle (kalp gözüyle) de görebilmektedir.
Şaman’ın davul ve dans unsurlarıyla gerçekleşen, uçuş denilen transında posesyon hali sözkonusu değildir. Yani trans halindeki şamanın hiçbir hal ve hareketi idrak ve iradesi dışında değildir. Şamanın transında, kendi başına yaptığı bir şuur deneyimi sözkonusudur. Bununla birlikte şaman, gerekirse bir ruh ile –posede olmadan– bağlantı kurabilir. Bu, kimilerine göre, şuur ve kişiliğin kaybolmadığı gözlemlenen bir medyumluktur. Şamanın ruhsal yolculuğu, teozofik terimlerle, astral seyahat, akaşik okumalar, ruhlar âleminin yüksek bölgelerine nüfuz etme ve diğer ruhlarla posede olmadan bağlantı kurma gibi çeşitli yönlerde gelişir. Usta şamanların Demir-Kazık yıldızına kadar yükselebildikleri söylenir. Şifacılık, geleceği bilme, obsesyona uğramış insanları obsedörü kovarak obsesyondan kurtarma, çift bedenlenme (dedublüman), fasinatörlük ve büyü (maji)yapabilme şamanlarda sıkça rastlanan yeteneklerdir.
Asya Şamanizm’inde üç âlem sözkonusudur: Yer, yeraltı, Gök. Fakat bunlar sembolik ifadelerdir. Yeraltı terimi Asya’nın kimi Şamanist geleneklerinde öte-alem anlamında kullanılır, kimi Şamanist geleneklerinde ise ölüm olayının akabinde yaşanılan kargaşa ve vicdani hesaplaşma dönemini ifade etmek üzere kullanılır. Dolayısıyla, bazı Şamanist geleneklerde yeraltı denildiğinde, genellikle öte-alemin titreşim düzeyi kaba ve yoğun ortamları sözkonusudur. Yeraltı deyiminin bu anlamda kullanıldığı şamanist geleneklerde öte-alemin huzurlu ortamları ise “gölgeler diyarı” gibi başka ifadelerle belirtilmektedir. Yakut Türkleri, Çukçiler ve Yukagirler, insanın üç “can”ı olduğunu kabul ederler. Ölüm olayında biri mezarda kalır, biri “gölgeler diyarı”na iner, üçüncüsü ise Göğe çıkar. Ölüler, bir süre sonra, yeryüzünde tekrar doğabilirler. Uygurlar, inandıkları sürekli olarak tekrar doğma olgusuna “sansar” adını verirler.
Asya Şamanizm’ine, özellikle Altay, Yakut ve Uygur Türkleri’nin geleneklerine göre, insanların yaşadığı Yer, ölülerin göçtüğü “yeraltı” (öte-âlem) ve spiritüel anlamdaki Kutsal Gök’ten oluşan üç ortam, merkezlerinden geçen, direk ya da kazık denilen bir eksenle birbirine bağlanırlar. Bu eksen “Göğün göbeği” ile “Yer’in göbeği” arasında yer alır.
Bu kavram Altay, Yakut ve Uygur Türkleri’nin geleneklerinde şöyle açıklanır: İnsanların yaşadığı Yer, ölülerin göçtüğü “yeraltı” (öte-âlem) ve spiritüel anlamdaki Gök’ten oluşan üç alem ya da ortam, merkezlerinden geçen bir eksenle birbirine bağlıdır. “Yer’in göbeği” ile “Göğün göbeği” arasındaki bu eksenin geçtiği, bu ortamların ortasındaki delikler ya da açıklıklar bir tür geçittir. Şamanlar, “uçuş” (trans deneyimi) sırasında bir ortamdan diğerine geçerken bu irtibat geçitlerinden yararlanırlar. Aynı şekilde, ölenler de öte-âleme bu yolla göçerler. Öte-âleme giden şamanlar oraya “Yer’in deliği” geçidinden geçerek gider, yine bu delikten ya da kapıdan dönerler. “Yer’in ekseni” kavramı Altay, Yakut ve Uygur geleneklerinin yanısıra, Başkurt, Kırgız, Kalmuk, Çukçi, Buryat, Samoyet, Koryak, Moğol, Tibet, Fin, Lapon ve Estonya geleneklerinde da bulunur.
Altay, Yakut ve Uygur Türkleri’nin geleneklerine göre, şamanın “Yeraltı”na inebilmesi veya “gökler”e çıkabilmesi için önce “Yer’in Ekseni”ne çıkması gerekir. “Yeraltı”na inmesi gereken Altay şamanı “uçuş” yolculuğunda önce “demir dağ”a (Temir taikşa) tırmanır. Yer’in Ekseni”ne çıkması işte bu sembolik “dağ”ı aşıp “Yerin Göbeği” denilen delikten girmesiyle mümkün olur.
Şaman gölgeler diyarı’na giderken öncelikle “Yerin göbeği”ndeki bu delikten “Yer’in Ekseni”ne ulaşmak, sonra da “Yeraltı”nın cehennemi kısmından geçmek zorundadır. Ölen kimseler de bu yolculuğu yaparlar ki, bu yolculukta ölünün geçemediği takdirde azap çekmesinin sözkonusu olduğu bir köprü’yle karşılaşılır.
Kuzey ve Orta Asya Şamanizm’inde yeraltı âlemi 7 veya 9 katlıdır. Ölüm olayı ile beden terk edildikten sonra kimileri yeraltı katlarındaki ortamlara, kimileri ise Gök katlarındaki ortamlara giderler. Şaman da, trans deneyimi sırasında, yapacağı uygulamanın amacı ve türüne göre, ya yeraltı âlemine iner ya da Göğe çıkar. Örneğin, bir hastayı iyileştirmek için Göğe çıkması, fakat bir ölünün ruhuna eşlik etmek, hastanın ruhunu geri getirmek (ölmemesini sağlamak) veya yeryüzünü terk etmek istemeyen ölüleri ‘gölgeler diyarı’na götürmek için Yeraltı’na iner. Fakat herhangi bir nedenle Göğe çıkacak bir şamanın önce yeraltı denilen âleme inmesi gerekir. Yani hiç kimse “Yeraltı”na (öte-âlem) inmeden Göğe çıkamaz.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
''İnsanlari yücelten iki büyük meziyet vardır: Erkeğin cesur kadının namuslu olması. Bu iki meziyetin yanında hem erkeği
hem kadını şereflendiren bir meziyet vardır. İcabında tereddütsüz canını feda edebilecek kadar vatanına bağlı olmak. İşte Türkler bu meziyetlere ve fazilete sahip kahramanlardır. Bundan dolayıdır ki Türkler öldürülebilir
lakin mağlup edilemezler"
Napoleon Bonaparte - Fransız İmparatoru
"Türklerden bahsediyorum... Düşmanına saldırırken amansız bir kasırgaya
korkunç bir denize ve insafsız bir yıldırıma benzeyen Türk; dost yanında ve silahsız düşman karşısında bir seher yelidir
berrak bir göldür. Gönül açan bu yeli yıldırma
göz kamaştıran bu gölü coşkun bir denize çevirmek tabiatı da inciten bir gaflet olur."
Tasso - İtalyan Şair
"Bütün milletler arasında en namuslu ve dostluk kurmada tereddüt edilmeyecek olan yalnızca Türklerdir. Henüz yabancı tesiri altında kalmamış olan bir köye gidecek olursanız; gerçek misafirperverliğin ne demek olduğunu orada görüp öğrenirsiniz."
William Martin
"Irk ve millet olarak Türkler
bence geniş imparatorluklar içinde yaşayan kavimlerin en asili ve başta gelenedir. Dini
sosyal ve örfi faziletleri
tarafsız kimseler için birer takdir ve hayranlık kaynağıdır."
Lamartine-Fransız Yazar
şair ve Devlet adamı.
"Poltava'da esir oluyordum. Bu benim için bir ölümdü
kurtuldum. Buğ nehri önünde tehlike daha kuvvetli olarak belirdi; önümde su
ardımda düşman
tepemde cehennemler püsküren güneş... Su beni boğmak
düşman beni parçalamak
güneş beni eritmek istiyordu; yine kurtuldum. Fakat bugün esirim
Türklerin esiriyim. Demirin
ateşin ve suyun yapamadığını onlar bana yaptılar
esir ettiler. Yalnız ayağımda zincir yok
zindanda da değilim; istediğimi yapıyorum. Fakat bu defa da şefkatin
asaletin
nezaketin esiriyim. Türkler beni işte bu elmas bağa sardılar. Bu kadar alicenap
bu kadar asil
bu kadar nazik bir milletin arasında hür bir esir olarak yaşamak
bilsen ne kadar tatlı."
Demirbaş Şarl -İsveç Kralı (Ruslardan kaçıp Osmanlıya sığınmıştır)
"Türkler ölmeyi biliyorlar
hem de iyi biliyorlar. Ben de ölmeyi bilen bir milletin yenilmeyeceğini bilecek kadar tecrübeliyim. Burada hiç yoktan ordular kurmak ve bu orduları ölüme sürüklemek mümkün. Bu imkanlardan bol bol faydalanıyorum. Fakat
meydana getirdiğim orduları sendeleten bir engel var: Türklerin yaşayan hatıraları!
Üç-dört yüzyıl önce her kudreti ve her milleti yenen Türkler
şimdi de silinmez hatıralarıyla her teşebbüsü sendeletiyorlar. Hemen her yürekte bu korkuyu seziyorum. Demek ki yalnız Türkleri değil
onların tarihini de yenmek lazım. Bu durumda ben
Türklerin düzinelerle milleti idare etmelerindeki sırrı da anlıyorum. Onlar milletleri bir kere yeniyor fakat kazandıkları zaferleri ruhlara ve nesillere nakşedebiliyorlar."
M. Montecuccoli (Avusturyalı Komutan)
"Seceat ve cesaret bakımından Türklerden üstün; büyük hedeflere ulaşmak bakımından da onlardan dirayetli hiç bir kavim yoktur. Cenab-ı Hak onları aslan sıfatında yaratmıştır."
İbn-i Hassul
''Türk
asillerin asilidir. yapma olmayan
gösterişi bulunmayan bu pek yüce asalet ona tabiatın hediyesidir.''
Pierre Loti
''Türklerin yalnız sonsuz bir cesareti değil
iradeleri sersemleştiren bir sihirbaz zekası vardır. İşte Türk
bu zekasıyla zafer kazanır
uygarlıklar yaratır ve insanlık dünyasında en şerefli hizmeti başarır. Zaten Avrupa'nın yarısını yüzyıllarca boyunduruk altına almak başka türlü mümkün olamazdı.''
Çarnayev(Rus Komutan)
''Silahlı milletin en canlı örneği Türklerdir. Bu diyar köylüsünün orak
katibinin kalem ve hatta kadınlarının etek tutuşunda silaha sarılmış bir pençe kıvraklığı vardır. Türk ata biner gibi oturur
keşfe yollanan asker gibi uyanık yürür.''
Moltke
''Türkler bir ırk ve bir millet olarak yeryüzünün en şerefli insanlarıdır.''
La Martine
''Savaşın zevkini almak isteyen herkes Türklerle savaşmalıdır.''
Towsend (İngiliz Komutan)
''Doğulu önderler
milletlerinin başından ayrılmayarak her hükümetin temeli olan şu iki kanunu hakkıyla yapıyorlar: iyi yola götürmek ve kötülüklerden korumak. Bu asil hareket Ruslardan fazla özellikle Türklerde göze çarpıyor.''
Auguste Comte
''Türk kadınlarının en büyük süsü Türk oluşlarıdır. Onlar süslenmek için elmas veya zümrüt takınmıyorlar
belki üzerlerinde taşıdıkları o taşları süslemiş ve kıymetlendirmiş oluyorlar. Çünkü her Türk kadını canlı bir inci ve paha biçilmez bir pırlantadır.''
Lady Mary Wortley Montagu
''Türk'ün güzel yüzünü
kuvvetli endamını
pırıltılı kostümünü
zarif tavırlarını
kibar gülüşünü
aslanca kükreyişini fırçayla göstermek mümkündür. Fakat pek güç olan
Türk'ün özünü göstermektir. Bu öz
ayışığı gibi görülür fakat gösterilemez.''
Decamps (fransız ressam)
''Türkler yaman binicidirler. Türkler hücumunda düşmanı bir yaprak gibi çevirip bozarlar.''
Câhiz (Arap Bilgini)
''Türklerin yürekleri temizdir. Onlarda batıl fikirler
basit düşünceler yoktur.''
Semame İbn-i Eşreş (Arap Bilgini)
''Türkler kahramandırlar. Dostlarına zarar vermezler. Fakat kazanç getirirler.''
Comenius (Çek Bilgini)
''Türklerin biricik sevdikleri şey hak ve hakikattir. Ve hiçbir haksızlık yapmadıkları halde haksızlığa uğramışlardır.''
William Pitt (İngiliz Devlet Adamı)
''Türk
Heredot'tan
Tevrat'tan çok eski yüzyılların tanıdığı bir ulustur.
Sadelik içinde görkemi
sükunet içinde ihtişamı
tahakküm kabul etmeyen bir
yüreklilik
alabildiğine geniş bir fetih aşkı
sonsuz bir teşebbüs kabiliyeti
bölgelere uymaktan çok bölgeleri kendine uydurma zevki ve alışkanlığı Türk milletinin asırlar dolduran tarihinde açıkça görülür.''
(Ünlü Tarihçi) Hammer
''Türkler kahramadırlar
dostlarına zarar vermezler. Yüce Türk milleti tuttuğu eli bırakmaz
sözünden dönmez
iyi ve kötü günlerde dostundan ayrılmaz. Böyle bir ulusla el ele vermek yeryüzünde her zorluğu yenmek için sonsuz bir güç ve yetenek kazanmak demektir.''
Comenius (Çek Bilgini)
''Türkler muhakkak ki Avrupa tarihinin ve yakın Asya tarihinin bildiği en halis efendi millettir.''
Kayzerling
''Her Türk'ün bakışında silahın ruha verdiği güveni görmek mümkündür. O hayata ve olaylara güvenle bakmayı öğrenmiştir.''
Molkte
''Kılıcı insafsız bir beceriyle kullanan Türk'ün eli
yendiği insanların yarasını sarmakta da ustadır.''
Lord Byron
''Türk korkmaz
korkutur. Bir şey isterse onu yapmadıkça vazgeçmez. Hangi işe el atarsa başarır.''
Semame İbn-i Eşreş
''Türkçeyi öğrenmek benim için büyük bir mutluluk oldu. Çünkü Türk'ü anlamak için kendisiyle mutlaka tercümansız konuşmalıdır. Tercüman
ışığı örten zevksiz bir perde oluyor.''
Gelland (Fransız Bilgini)
''Türk askeri cesurdur. Anavatanını sever ve onun için gerekirse çekinmeden canını feda eder.''
Albert Einstein
''Artık Türklerle savaşmam. Onlar çok cesur ve iyi insanlar.''
Andreas Phitiades
''Dünyada iki bilinmeyen vardır. Biri kutuplar
diğeri Türkler.''
Albert Sorel
''Türk toplumunda kişisel nitelik ve değer dışında hiçbir şeye önem verilmez.''
Baron Büsbek
''On ulusun
on yiğit adamının gücü tek bir kimsede toplansa yine bir Türk'e bedel olmaz. Türklerin en çok konuştuğu şey savaştır
zaferdir. Eğlenceleri ise attır
silahtır. Türklerin doğrulukları ve namuslulukları ne kadar övülse yeridir.''
Charles Mcfarlene
''Türk milleti ikibin yıldır profesyonel askerdir. Bütün Türklerin mesleği askerliktir.''
Donaldson
''Dünyanın hangi ordusuna sorarsanız sorun
Türk askerinin karşısında düşünmenin hiç de kolay olmadığını veya olamayacağını size söyler.''
Donaldson
''Türklerle dost ol ama düşman olma.''
Gianni de Michelis
''Dünyada
Türklerden başka hiçbir ordu bu kadar süre ayakta duramaz.''
Hamilton
''Türklerden başka dini ve vatanı uğruna canını vermeye hazır asker yoktur.''
Hamilton
''Türkler devlet yıkmakta ve devlet kurmakta birinci sınıf ustadır. Ülkeleri değil kıtaları altüst etmişler ve korkunç saldırışlar arasında sarsılması hiç de kolay olmayan egemenliklerini yaratmışlardır.
Tarih Türklerden çok şey öğrendi. Onların elinden çıkma öyle eserler vardır ki uygarlık için birer süs olmaktadır.''
Hammer
''Çanakkale'de başarılı olamadık. Nasıl başarılı olurduk ki? Zira Türkler yuvasına girilmiş aslanların hiddetiyle
cüret ve cesaret kahramanlığı ile savaşıyorlardı. Böyle bir millet görmedim.''
Sir Julien Corbet
''Türk gibi ölüme gülerek bakan bir eri başka hiçbir ulusta bulamazsınız.
Yalnız ona iyi bir komutan gerektir.''
Mulman
''Toplumsal düzenin Türkler arasında kurmuş olduğu ilişkilerin hepsinde temiz yüreklilik ve iyi niyet hakimdir. Vatandaşların birbirlerine karşı borçlu oldukları işlemleri yapma ve yerine getirmeleri için başka ülkelerde olduğu gibi senetleşmeye yani yazılı belgeye ihtiyaçları yoktur. Çünkü onların övülmeye değer hallerinden biri de verdikleri söze genellikle sadık kalmaları ve karşılarındakini aldatmaktan
güveni suistimal etmekten çekinmeleridir.''
Monradgea D'ohsson
''Kendi ulusuna karşı bu kadar dürüst ve cömert olan müslüman Türkler hangi mezhebe bağlı olursa olsun aynı dürüstlüğü yabancılara karşı da yapar ve yerine getirirler. Bu noktada müslümanla müslüman olmayan arasında hiçbir fark gözetmezler.''
Monradgea D'ohsson
''Türk'ü anlamamak için tarihe göz yummak gerekir. Haksız saldırılar ve adi iftiralar önünde Türk'ün vakur kalışı
kuşku yok ki körlerin gerçeği
eşyayı anlamadıklarını düşündüklerinden ve körlere acıdıklarındandır. Bu soylu davranış o adi iftiralara ne açık bir cevap oluyor.''
Pierre Loti
''Türk'ün ahlaki seciyesi çocukluğunda aldığı iyilik telkinleriyle değil çevrelerinde fenalık görmemek suretiyle oluşur.''
Thomas Thorsten
"Türklerin ruhu yeniden parlayacak ve silah kullanmak için doğan bu kahraman milletin tarihi eski ışığını bulacaktır."
Feldmareşal von Moltke -Alman Genelkurmay Başkanı
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
sarı gelin
sarı gelin
sen ki dersin
çok ömür dolaştım bedenlerde
bellekte imge gülleri canın
ve sabrın
dinlencesi gibi
bir nehir gibi
yoğrulup giderim…
aşk’ın hangisi dayanılası?
Gelsin
Acıların yürek hoplaması
Gelsin
Bilsin ne coşkun dönerdi
Şu nehrin köşesi
Gibi…şırıl giderim…
Sarı gelin! Ey her rengi sarı
Çöl yakarısı
Yolsuzluğun taşrası
Oldun
Erzurum buldun kendini
İçinde hangi kız gezer
Kimi aldatır
Kime görünür
Ah, aşkın sarası!
Dil yarası!
Sonra birden baharsı
Bir yağmur nağmesi
Gibi..yağar giderim…
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Divan edebiyatı Türklerin İslam dinini benimsemesinden sonra ortaya çıkan yazılı edebiyattır. Arap ve Fars edebiyatının etkisi altında gelişmiştir. Bu etki, Arapça ve Farsça sözcüklerin Türkçe’ye girmesinin yanı sıra, bu dillerin anlatım biçimlerinin benimsenmesiyle de kendini gösterir. Divan edebiyatı denmesinin nedeni, şâirlerin şiirlerini divan denen el yazması kitaplarda toplamış olmalarıdır. Kur'anı Kerim’in Arapça olmasından dolayı pek çok toplumun kültür dili değişime uğradı. İranlılar 9. yüzyılda edebiyat ürünlerini, Yeni Farsça diye adlandırılan bir dille vermeye başladılar. İran edebiyatının bu ürünlerinden Türk edebiyatı büyük ölçüde etkilenmiştir.
Öte yandan Anadolu'da kurulan Türk devletleri, resmi yazışma dili olarak Arapça ve Farsça’yı kullandılar. Bu durum edebiyat dilinin değişmesine de yol açtı. Özellikle saray çevresindeki şairler ve yazarlar, yapıtlarını Arapça ve Farsça yazmaya başladılar. Osmanlı Devleti döneminde Arapça ve Farsça'nın yoğun etkisinde kalmış olan Osmanlıca dili divan edebiyatında kullanılan ana dildir.
Konu başlıkları[gizle] |
Nazım sözlük anlamıyla "sıra", "düzen" demektir. Ama Divan edebiyatında nazım dendiğinde şiir anlaşılır. Divan edebiyatı, daha çok şiir türünde örnekler içerir ve düzyazı eserler azdır. Divan şiiri, kurallarını Arap ve İran edebiyatından alan aruz ölçüsüyle yazılmıştır. Bunun yanında Nedim ve Şeyh Galip gibi bazı şairlerde hece ölçüsüyle yazılmış şiirlere de rastlamak mümkündür. Divan şiirinde daha çok Kur'an, Muhammed'in sözleri olan hadisler, peygamber ve kutsal kişilere ilişkin öyküler, tasavvufun ortaya attığı sorular, ünlü bir İran efsanesini konu alan Şehname gibi konular işlenmiştir. Bu şiirlerde Türk kültürüne ilişkin ögelerden de yararlanılmıştır.
Divan şairi bu konuları, aruz ölçüleri içinde ve çok yaygın biçimiyle beyitlerle yazmıştır. Tek satırdan oluşan dize ya da mısra, genelde şiirin en küçük birimidir. Divan şiirinde ise en küçük birim beyitten, yani iki mısradan oluşur. Sözcük olarak beyit “ev” anlamına gelir. Mısra' ise, çift kanatlı bir kapının kanatlarından her birine verilen addır.
Aruz ölçüsünde açık ve kapalı heceler çeşitli kalıplarda, kendilerine özgü bir düzen içinde sıralanır. Şairler eserlerini yazarken seçtikleri kalıba mutlaka uymak zorundadır. Aruz, esas olarak hecelerin uzunluğu ve kısalığı temeline dayanan bir şiir ölçüsüdür. İlk kez Arap dilcisi Fatih Erduran tarafından kullanılmıştır. Türklerin İslamiyet’i kabul etmelerinden sonra medrese kültürü ile yetişen şairlerin Farsça’yı edebiyat dili olarak benimsemeleri, aruzun Türk edebiyatına da girmesini sağlamıştır.
Aruz ölçüsü nazım şekillerine göre değişik kalıplarda kullanılır. Örneğin Rubaî nazım şekli ahreb ve ahrem adı verilen belli aruz kalıplarıyla yazılabilir. Rubai'de mısralar; a+a+b+a şeklinde kafiyelidir.
Ölçülü ve kafiyeli söz ya da yazıya "manzum" ya da "manzume" denir. Şiirde mısra sayısı, dörtlük sayısı, sıralanış düzeni, kafiye yapısı gibi dış özelliklerin tümü, nazım biçimini oluşturur. Divan şiirinde pek çok nazım biçimi vardır.
| Divan Edebiyatı* Medh-i çar-yar-ı güzin) | |||||||
Aşk teması,divan şiirinin merkezini oluşturur.Divan edebiyatı eserlerinde aşk aşık-maşuk kalıbı her daim bulunur. Aşk uzlaşımsaldır; yani temel özellikleri hiç değişmez. Mesela bütün aşklar tek yanlıdır, aşık hep sever, acı çeker, hiçbir karşılık görmez, her zaman ondan ayrı kalışını dile getirir; ayrıca rakipleri de vardır. Bu yüzden hep kıskançlık içinde kıvranır durur. Sevgili ise hemen her zaman aşığa ilgisiz davranır, onu tanımazlıktan gelir. Sevgili (maşuk) hep bir sultan, efendi, sahip kimliğinde gösterilir. Sevgili şah, aşık ise kuldur. Aşık için en tehlikeli durum, sevgilinin eziyet ve cefa çektirmekten vazgeçmesidir.Divan şiirinde betimlenen sevgili tipi de tektir ve değişmez. Bütün divan şairleri farklı çağrışımlara yol açabilecek mazmunlar kullansalar da, gerçekte tek bir tip sevgili imajı çizerler. Bu geleneksel sevgili tipinin boyu servi gibi uzun, beli ince, saçları uzun ve siyah, yanakları gül kırmızısı, gözleri siyah, bakışları kılıç gibi keskin, ok gibi yaralayıcıdır. Başka bir özelliği de hep genç oluşudur. Böyle betimlenen sevgilinin aşığının (yani şairin) gözyaşı Nil ya da Fırat ırmakları gibi akar. Divan şiirinde bütün şairlerin kullandığı bu tür benzetmelere “mazmun” denir. Bu mazmunları yerli yerinde ve başarılı bir biçimde kullananlar başarılı şair sayılırdı.
Divan şiirinde aşk iki türlü işlenmiştir. Dünyevi aşk ve ilahi aşk. Aşk konusu ozanın dünya görüşüne koşut olarak anlam kazanırdı.(ilahi aşk) Tasavvuf yoluna giren ozan için amaç mutlak güzellik olan tanrıya kavuşmaktır. Bu da ancak maddeden sıyrılıp benliği yitirmek ve aşk (dervişlik) yoluna girmekle olur. İlahi aşk; maddi aşkla başlar: dünya üstündeki bir güzele aşık olan ozan, dünyanın güzelliklerine aşık olan ozan, bu durumu soyutlama yoluyla ilahi aşka dönüştürür ve Tanrı’nın benliğine kavuşmaya çalışır; Tanrı’da kendi benliğini eritme anlamına gelen “fenafillah” aşamasına erişince de gerçek mutluluğu bulur. Ama bu aşama ölümden sonra gerçekleşebilecektir. Divan şiirinde sevgilinin, erkek kimliğinde görülmesi, doğrudan doğruya tasavvuftan kaynaklanır. Yunan düşünürü Platon’a kadar uzanan bu yaklaşımda, en saf ve en gerçek aşk önemlidir; tensel zevkler, cinsellik söz konusu edilemez. Tensel zevkler ancak neslin devamı sağlanması açısından kadınlara duyulan aşklarda söz konusu olabilir. Bu nedenle Tanrı’nın gerçek güzelliğinin yansıdığı, gerçek aşk kaynağı genç erkekler, ilahi aşkın nesnesi olmuştur.(dünyevi aşk) Aşk konusu, yaşama bağlı ozanlar tarafından da dindışı bir anlayışla ele alınmış ve işlenmiştir. Yaşamdaki güzellikler ve güzelliğiyle simgeleşen kadın, divan şiirinde önemli yer tutar. Dünya nimetlerine bağlı divan edebiyatı ozanları, bu nimetlerden zevk alarak yararlanmasını bilmişlerdir. Söz konusu ozanlar için kadın tapılacak biridir: güzelliğiyle büyüler, zaman zaman ilgi gösterip zaman zaman rakipleriyle gönül eğlendirerek ağşığını üzer. Aşık sürekli bir üzüntü içinde kıvranıp durur, daha doğrusu platonik aşkın girdabında boğulacak gibi olur.
Divan şirinde yaygın işlenen konulardan biri de doğadır. Ama doğa, şairin hünerini göstermesi için bir araçtır. Çünkü şair, doğayı kendisinin gördüğü gibi değil, önceki usta şairlerin gözüyle yansıtır. Doğa, daha çok kasidelerin ve mesnevilerin konusu olmuştur. Bahar ve kış mevsimleri o kadar çok işlenmiştir ki, bu iki mevsimi anlatan şiirlere ayrı adlar bile verilmiştir. Baharı anlatan şiirlere bahariye, kışı anlatanlara da şitaiye denmiştir. Bahar, şair için sevinç kaynağıdır. Bahar için yapılan benzetmelerden biri sultandır. Örneğin bahar sultanı ordusunu toplar, kış sultanına hücum ederek onu yener. Bâkî'nin "Bahar Kasidesi", en güzel bahariye örneğidir. Bahar betimlenirken gül, bülbül, lâle, sümbül, çimen gibi sözcüklere sıkça başvurulmuştur. Divan şairine göre bahar, yaşam ve canlılığın kaynağıdır. Kış ise can sıkıcı ve bunaltıcıdır; zalim bir padişaha benzetilir.
Divan şiirinde, işlendiği biçimiyle doğa belli öğelerle sınırlı kalmıştı. Örneğin orman, dağ, ova, rüzgâr, yağmur gibi öğeler Divan şiirinde hemen hiç kullanılmamıştır. Divan şiirinde kayıklar vardır, ama deniz yoktur. Divan şiirinde bilinçli olarak yapay bir dünya yaratılmıştır.
Divan şairinin başarılı olabilmesi için dilin inceliklerini bilmesi gerekirdi. Şairin söz sanatlarındaki ustalığı şiirinin değerini arttırırdı. Bu nedenle şairler, hüsn-i ta'lil ve teşbih sanatına sıkça başvurmuşlardır. Hüsn-i ta'lil, nedeni bilinen bir olayı, daha güzel biçimde açıklama ve anlamlandırma sanatıdır. Benzetme de denen teşbih ise, bir durumu, bir oluşu, bir varlığı daha güzel bir duruma, bir oluşa, bir varlığa benzetmektir. Divan şairi için benzetilenler, daha doğrusu neyin neye benzetileceği belliydi ve kalıplaşmıştı. Bu amaçla hazırlanmış listeler bile vardı. Ama asıl yenilik hüsn-i ta'lil sanatıyla ortaya koyulurdu. Böylece şair bir sözcüğe ya da deyime, kullandığı dili iyi bilmesi oranında artan anlamlar yüklenmiş oluyordu...
Divan edebiyatında üç tür düzyazı biçimi vardır. Yalın düzyazı, süslü düzyazı ve orta düzyazı. Yalın düzyazıda halkın konuştuğu dil kullanılmış, halk kitapları, halk öyküleri, Kur’an tefsirleri, hadis açıklamaları bu türde yazılmıştır.
Süslü düzyazıda hüner ve marifet göstermek amaçlanmıştır. Bu türe genellikle medrese öğrenimi görmüş, Osmanlıca’yı iyi bilen yazarlar yönelmiştir. Çok uzun cümlelerin, bol söz ve anlam oyunlarının göze çarptığı bu türün en belirgin örneklerini Veysi ve Nergisi vermiştir. Süslü düzyazıda çok ürün verilmiş bir alan da tezkire’dir. Bu türün ilk klasik örneğini, 16. yüzyılda Aşık Çelebi yazmış ve tezkire geleneği 19. yüzyılda Fatih Efendi’ye değin sürmüştür.
Orta düzyazı ise, divan edebiyatının hemen hemen bütün klasik yazarlarının yazdığı bir türdür. Belirgin özellikleri, söz ve anlam oyunlarından, hüner ve marifet göstermekten kaçınılmış ve içeriğin ön planda tutulmuş olmasıdır. Özellikle tarih, gezi, coğrafya ve din kitapları bu türde yazıldı.
Divan edebiyatının ilk örnekleri 13. yüzyılda ortaya çıktı. Bu edebiyatın ilk ürünlerini veren Mevlana Celaleddin Rumi bütün yapıtlarını Farsça yazdı. Aynı yüzyılın bir başka büyük şairi Hoca Dehhani'ydi. Horasan'dan gelip Konya'ya yerleşen Dehhani, özellikle İranlı şair Firdevsi’nin etkisinde şiirler kaleme aldı. 14. yüzyılda Konya, Niğde, Kastamonu, Sinop, Sivas, Kırşehir, İznik, Bursa gibi kültür merkezlerinde şairler ve yazarlar Divan edebiyatının yeni örneklerini verdiler. Bunların çoğu kahramanlık hikâyeleri, öğretici, eğitici ve dinsel yapıtlardı. Bu arada İran edebiyatının konuları da Türk edebiyatına girmeye başladı. Mesud bin Ahmed ile yeğeni İzzeddin'in 1350'de yazdıkları Süheyl ü Nevbahar, Şeyhoğlu Mustafa'nın 1387'de yazdığı Hurşidname, Süleyman Çelebi'nin (1351-1422) Vesiletü'n-Necât başlığını taşımakla birlikte Mevlid adıyla bilinen ünlü yapıtı, İran edebiyatının etkisiyle yazılmıştır.
Divan edebiyatı, özellikle şiir alanında en parlak dönemini 16. yüzyılda yaşadı. Bâkî ve Fuzûlî Divan şiirinin en iyi örneklerini verdiler. 17. yüzyıla girildiğinde Divan edebiyatının ulaştığı düzey, İran edebiyatınınkinden geri değildi. Divan şairleri, şiirlerinde fahriye denen ve kendilerini övdükleri bölümlerde şiir ustalığının doruğuna çıkmışlardı. Öğretici şiirleriyle tanınan Nabi ve bir yergi ustası olan Nef'i bu yüzyılın ünlü şairleriydi.
Divan edebiyatı, en özgün şairlerinden olan Nedim’in ve Şeyh Galib'in ardından, 18. yüzyılda bir duraklama dönemine girdi. Daha sonraki şairler özellikle bu iki şairi taklit ettiler ve özgün yapıtlar ortaya koyamadılar. 19. yüzyılda Divan edebiyatı artık gözden düşmüş ve eleştiri konusu olmuştu. İlk eleştiriyi getiren Namık Kemal'di. Tanzimat'la birlikte Türk edebiyatında Batı etkisinde yeni biçimler, konular denenmeye başlandı. Divan edebiyatı böylece önemini yitirmekle birilikte, Tevfik Fikret, Mehmet Âkif Ersoy ve Yahya Kemal Beyatlı, Türk edebiyatının aruz ölçüsüyle son şiirlerini yazdılar, denilirse de zamanımızda da bu vezni kullanabilen şâirler vardır.
Arûzun az kullanılıyor olması, zorluğundandır. Yoksa başka ölçülerle veya ölçüsüz yazılan şiirlerdeki lirizm ve âhenk âruzla yazılan şiirlerin yerini tutamaz.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı